Güzel bir bahar gününde, Ankara güneşinin altında yeni bir sabahı karşılıyoruz. Ne yazık ki ülkemiz ve çevresindeki coğrafyalar son derece üzücü olayların yaşandığı, gencecik insanların al bayraklara sarılıp toprağa verildiği çok kötü günler geçiriyor. Ülkemizde ve komşu ülkelerde milyonlarca insan evinden barkından, işinden aşından oldu. Tüm bu karmaşanın, at izinin it izine karıştığı günlerin yaratıcısı dünyanın egemenleri, insanlar arasındaki tarihsel ve coğrafi ayrılıkların yol açmış olduğu kültür, dil ve inanç farklılıklarını bir savaş malzemesi olarak kullanıyorlar; halkları ve milletleri birbirine karşı kışkırtıyorlar. Aynı zamanda, Batılı beyzadeler, biz Doğuluları barbar, kendini yönetemez olarak tanımlıyorlar… Oysa ki, felsefe olmadan dinin yeterince anlaşılamayacağını söylemiş Farabi, “İkili Hakikat” kavramıyla eleştirel aklın yolunu açmış, Kordoba’da bir zamanlar insan namusunu yitirmemiş Batı tarafından heykeli dikilmiş İbni Rüşt, Markstan yüzlerce yıl önce toplumsal gelişim dinamikleri üzerine dizgelemler kurmuş, Darwin’den 400 yıl önce doğal seleksiyon ve evrim üzerine vurgu yapmış İbni Haldun olmadan, bulunduğumuz coğrafyanın egemeni gelişmiş Batı’nın temelini oluşturan Rönesans’ın esamesi bile okunamazdı. Hıristiyanlıkta reformun öncülüğünü yapmış Martin Luther’in Yunus Emre okuduğunu kaç kişi bilir acaba? “Hararet nardadır sacda değildir / keramet baştadır tac’da değildir / her ne arar isen, kendinde ara / kudus’ta mekke’de hac’da değildir” diyen Hacı Bektaşı Veli aracılığıyla hümanizmanın Anadolu topraklarından Batı’ya aktığını göstermiş araştırma kitaplarını kaç kişi okur ki… Bizler, Doğu topraklarında Şarkiyatçı oyunlarla ne yazık ki kanlı tertiplerin içine sürüklenmiş olan bizler, yeryüzünde en az beş yüz yıl, insanlık kültürünün aydınlık bayrağını taşımayı da bilmiş bir kültürün çocuklarıyız. Bugün burada, kültürler arasında kin ne nefret tohumları saçarak iktidarlarını silah ve savaş üzerine kurmuş dünyanın egemenlerine kafa tutmuş Mustafa Kemal’in halkıyla birlikte emperyalizme karşı verdiği o şanlı direnişi bir kültür tacıyla onurlandırmaya çıkmış, kültürler arasında bir insan köprüsü oluşturmaya çıkmış, yarım kalmış bir mucizeyi de anacağız… Yapıtları ancak 20. Yüzyıl sonunda ve 21. Yüzyıl başında Türkçe’ye kazandırılabilmiş Brezilyalı büyük eğitimci Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi, Meksikalı kültürbilimci Octavio Paz’ın Yalnızlık Dolambacı, Çifte Alev, Çamurdan Doğanlar, Rus Mihail Bahtin’in Rabselais ve Dünyası gibi Batı kültürünün temellerini araştıran ve günümüz eğitimine ışık tutan yapıtlarını okuduğumuzda tüm bu yapıtlarda kuramsal temelleri aydınlatılmış kültürel hamlelerin, Baba Tonguç önderliğinde Anadolu’da, bu kitapların kendi dillerinde yayımlanmasından bile onlarca yıl önce yirmi bir ocakta hem de ikinci dünya savaşının kan kokulu kıtlık yıllarında yaşama geçirilmeye çalışılmış olduğunu göreceğiz. Köy Enstitüleri bir büyük devrimci dehanın bir büyük kültürler ocağı, kavimler, halklar harmanı Anadolu’nun kendi gücünden yola çıkarak kurduğu bir sabahyıldızıydı. Onun için de UNESCO tarafından gelişmekte olan ülkelere örnek eğitim modeli olarak önerildi. Karanlığın ağaları komadılar o yıldız ışısın, tüm insanlığa, barışa, kardeşliğe, dayanışmaya giden yollara ışık tutsun. Biz unutmadık ama, Cılavuz’dan Kepirtepe’ye, Düziçi’nden Beşikdüzü’ne, Toroslardan Kızıldağlara, Anadolu’nun dört iklim on dört rüzgârında kendi kendine açıp solan kır çiçeklerinin sahipleri bizleriz. Yüreklerimizde Köy Enstitülü, ayağı çarıklı, alnı sarı yazmalı kavruk Anadolu çocuklarından aldığımız ateş var; bu ülke, bu yurt közlerinden, küllerinden yeniden doğacak bir gün… Enstitülerde her sabah binlerce Anadolu çocuğu bir ağızdan sesleniyordu: “Sis Dağı’nın başında borana bak borana / Tonguç babamızı istiyoruz horona.” Selam olsun bugün aynı zamanda kendisi bile doğum gününü bilmediği için burada aldığımız bir kararla 17 Nisan’ı ona doğum günü olarak armağan ettiğimiz Tonguç Baba’ya, 2 Temmuz 1941 günü açılışını yaptığı Ankara Konservatuvarı önünde, “Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum, insan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim,” diyen Hasan Âli Yücel’e, Tozak köyünün delisi Kır Abbas’ı Kaplumbağalar’ın başkahramanı yapmış Baykurt’a, Sazkaralı Güllü’nün oğlu Kaftancıoğlu’na, Yoz Davarların onurlu çobanı Apaydın’a, Bolu beylerine kafa tutmuş Başaran’a selam olsun. Selam olsun bugün aramızda bulunan yıldız yüzlü insanlara… Selam olsun Cılavuz’a, Kepirtepe’ye, Hasanoğlan’a… Hasanoğlan onurumuzdur dostlar, alnımızın akı, yollarımızın aydınlığıdır… 17 Nisan 2016, Alper Akçam (HASANOĞLAN ONURUMUZDUR ŞENLİĞİ KONUŞMASI)